Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2007 Perşembe

9 Mayıs Helsinki İlk İzlenimler

İlk izlenimlerin barındırması kaçınılma olan haksızlıkla yazıyorum şimdi yazacaklarımı… Ama diğer yandan, ne zaman “ilk izlenimler” desem, çok uzun yıllar önce okumuş olduğum bir psikoloji araştırması geliyor aklıma. Araştırmanın metodolojisini falan hatırlamıyorum ama bulgularına göre, kişiler arası ilişkilerde ilk izlenimler, ilişki derinleştikçe değişiyor, farklılaşıyor ama aradan ‘yeterli’ zaman geçtikten sonra insanlar ilk izlenimlerine geri dönüyorlarmış. Hoş, benim Helsinki ile aramda o kadar vaktin olacağını sanmıyorum.

Şehre Pazar günü indik. Pazar gününün olağan kasveti ile de birleşince şehrin, hâlâ rahatsız etmeye devam eden ‘ölçek sorunu’ birleşince üzerimize bir ağırlık çöktü. Şehrin her yanına ama özellikle merkezine (tren istasyonu çevresine) 1930’ların devletçi (Stalinist, Nazi) estetiği egemen.



Şehrin her yanından görünen devasa Protestan Katedral (“Dom”) herhalde şimdiye kadar gördüğüm en çirkin, en şekilsiz, oransız binalardan biri…



İnsan kendini şöyle bir fanteziye kaptırıyor (en azından ben kendimi böyle bir fantezinin içinden düşünür buldum):

Bu şehri aslında başka bir ‘ırk’, ne bileyim ben mesela “troller” inşa etmiş. Sonra neden olduğu bilinmeyen gerekçelerle, kavgasız gürültüsüz çekip gitmişler; şimdi burada yaşayan (ve onlara, “trollere” nisbetle ‘cüce’ addedilmesi gereken) bir ırkın mensupları kendi inşa etmedikleri bu mekânda, bir dekorun içinde yaşar gibi barınıyorlar. (Fantastik olmayan, yaşanmış tarihte olayların tam olarak öyle seyretmediğini, II Dünya Savaşı sırasında bağımsız kalabilmiş üç beş Avrupa ülkesinden biri olan Finlandiya’nın bu bağımsızlığı Finlerin Almanlar’a ve Ruslar’a karşı sürdürdükleri, oldukça zorlu geçen bir mücadeleye borçlu olduklarını hayal meyal biliyorum.)

Ama şehirde ‘karaoke’nin bu kadar yaygın bir eğlence olmasını, bu bakımdan (“zalim”) bir eğretileme olarak okumak mümkün. Finler kendi belirlemedikleri, söylemedikleri, hatta belki oluşumuna bile katılmadıkları bir şarkıyı söyler gibi yaparak yaşıyorlar: Bağımsızlığın bedeli…

İnsanın başka Avrupa şehirlerinden alışkın olduğu gıcır gıcırlığın izi yok burada… Tozlu ve köhne… Lokantalarda kapkacak da öyle, sokaklar da, vitrinler de… Köhne, geçkin, salıverilmiş… Esas sorun her şeyin çok pahalı olması da değil; sanki paha ile albeni arasındaki bir ilişki kalmamış gibi…

Belki bu albenisizlik yüzlerde gördüğüm donuklukla da ilişkilidir. İnsanlar yalnızca malları değil kendilerini de pazarlamak, yabancıların gözüne açmak, orada bir değer kazanmak için bir gayret göstermiyorlar. Bakışlarında kışkırtıcılık ya da davetkârlıktan eser yok. Bu bakışın daha da ileri gitmiş bir halini bir zamanlar “drop out” diye nitelenen, hırssız insanların gözünde de görmüştüm. Bir zamanlar biraz imrenirdim; şimdi o kadar cazip gelmiyor.

Tabii bütün bunlar bir tüketicinin gözünden tutulmuş notlar. Ama insan bir turist olarak gezdiği bir şehirde ancak bu kadarını görebiliyor.

Tenha bir şehir… İlk nüfusun 200-250 bin civarında olduğunu tahmin etmiştim; 600 bine yakınmış. Anlaşılan geniş bir alana yayılmış, özellikle takımadalara… Şehirle “sayfiye”nin bu şekilde iç içe geçmesi “drop out” izlenimini derinleştiriyor. Herhalde herkes gibi onların da bir işleri güçleri vardır; sabahları işe gidenleri görüyorum ama yine de iş kavramını, disiplinini vitrinlerde gördüğüm mallarla, gördüğüm o bakışla bağdaştırmakta güçlük çekiyorum.

Tabii, bir de insanın içini sızlatan karşılaştırmalar var. Finlandiya nüfusunun %6’sının anadili İsveçce’ymiş. Finlandiya ise resmen çift dilli bir ülke… Helsinki’de sokak adları Fince ve İsveçce olmak üzere iki dilde yazılıyor.

Ama tabii, onların durumu farklı; kendilerinin de resmî belgelerinde telaffuz ettikleri gibi, Fince yabancılar için son derece zor, konuşuması ve anlaşılması son derece zor bir dil. Komşu ülkelerdeki dillerden (Estonca hariç) neredeyse hiçbiriyle aynı aileden değil; benim de doğrudan tanıklık edeceğim gibi, ‘tanıdık’ diğer dillere en ufak bir çağrışımları yok…

Tabii bir insan hakları konusundaki son derece zaaflı konumları var insanın içini sızlatan….

0 yorum:

8 Mayıs 2007 Salı

6 Mayıs Helsinki'de İlk Gün

Bir gün maiyeti de de çevresinde olduğu halde Yahya bir Yuğan (…) bu zata rastladı. “Ona işte çağımızın abidi Ebu Abdullah el-Tunsi,” denilince, Melik durup yaşlı adamı selamlamak üzere atının dizginlerini çekti. Gösterişli kıyafetler içindeki Melik, selamını iade eden yaşlı adama “Ey Şeyh, bu kıyafetle namaz kılmam caiz midir?” diye sordu. Ebu Abdullah güldü. Melik “Niye gülüyorsun?” diye sordu. “Anlayışının kıtlığına, nefsinden ve halinden tamamen cahil olmana! Hiçbir şey sana bir leşin kanları içinde yuvarlanarak onu iğrenmeksizin yiyen, ama kirlenmesin diye işerken bacağını havaya kaldıran bir köpekten daha çok benzeyemez. Reayanın gördüğü bütün adaletsizliklerden mesul tutulacağın halde, sen kalkıp giysilerini soruyorsun!” Melik gözyaşlarına boğuldu, atından indi ve hemen o anda tahtını terk ederek Şeyh’in hizmetine girdi. Şeyh onu üç gün misafir etti. Dördüncü gün geldiğinde “Ey melik! Emredilen üç misafir etme günü doldu. Kalk ve odun toplamaya git,” dedi.

Melik odun topluyor, topladıklarını başının üstünde taşıyarak Tilimsan pazarına getiriyor ve orada onu gören insanlar ağlıyordu. Odunlarını satıp yiyecek ihtiyaçlarını alan Melik, artanı sadaka veriyordu. Ölünceye kadar bu şehirde kaldı ve şeyhinin yanına gömüldü. Şeyh ondan dua istemeye gelenlere “Yahya bin Yuğan’a gidin, o tahtını bırakmış bir meliktir. Eğer Allah beni böyle imtihan etseydi, belki tahtımı terk edemezdim” derdi. (s. 40)

0 yorum:

6 Ocak 2007 Cumartesi

6 Ocak Dönerken

Uçağımız 3.5 saat sonra kalkıyor. Yüzüm, kısmen de olsa, İstanbul’a dönmüş olmalı ki, son bir iki gündür Açık Radyo’ya yapacağım programı düşünüyorum. Sagrada Familia üzerine daha yazmaya başlamadım. Anlaşılan bir süre daha onu “içimde taşıyacağım”; pek yerinde, pek uygun böylesi...

Açık Radyo programına gelince... İki seçenek var. Biri, bir süre önce başlayıp yarıda bıraktığım “pastoral” meselesine geri dönem ve vaad edip de yapmamış olduğum şeyi yapmak, İngilizlerle Fransızlar’ın “ulusal karakterler”ini karşılaştırmak.

İkincisi ise güncel (çağdaş) Gotik müzik üzerine bir şeyler yapmak. İkincisisini yapacağıma aşağı yukarı karar vermiş gibiyim.

0 yorum:

5 Ocak 2007 Cuma

5 Ocak: Gaudi

Barcelona’ya gelene kadar Gaudi üzerine çok fazla düşünmemiştim.Çok fazla sevmediğimi biliyordum; herhangi bir bakımdan örnek alacak ya da karşısında tavır alacak kadar beni heyecanlandırmamıştı. Dolayısıyla neden sevmediğim hakkında bir şey söyleyecek kadar da üzerine kafa yormamıştım. Etrafımda hakkında konuşulduğunda susmakla yetiniyordum.

Barcelona’da bu seçenek, yani Gaudi üzerine düşünmemek, neredeyse olanaksız. Şehir tamamen onun gölgesinde (ya da, ışığıyla aydınlanmış– nasıl isterseniz öyle deyin); her yerden size o sesleniyor.

Dolayısıyla işe Gaudi’nin ötedenberi bende uyandırdığı, neredeyse fizyolojik düzeydeki tepkileri daha yakından tanımaya, tahlildense tesbit etmeye, adlandırmaya çalışmakla başladım. Denizanalarına, kurbağalara, bazı sürüngenlere bakarken hissettiğiminkine benzer, çok düşük düzeyde de olsa, tiksintiyi andırır bir rahatsızlık, iç bulantısı... Rahatsızlığı değilse de bu tepkileri, çağrışımları Gaudi’yi sevenlerin de paylaşacağını biliyorum; okudukça, gördükçe Gaudi’nin kendisinin de bunları kasdetmiş olduğunu öğreniyordum. Ama benim için Gaudi’nin biçimleri (estetik çabası) yaratıklar karşısında duyduğum kendiliğinden rahatsızlığı arındırmıyor, bulantının daha düşük bir şiddette de olsa tekrarlanmasına yol açıyordu.

Gaudi’nin gördüğüm ilk binası, La Pedrera, bu izlenimleri değiştirmedi.

Bu tesbitler üzerine düşünmek, onları kavramsal düzeyde, akılyürütmelerle gerekçelendirmek elbette mümkün. Mesela Gaudi’nin ve onun uç noktasını temsil ettiği Art Deco’nun) Batı metafiziğine, estetiğine içkin olagelmiş bir dizi kutupsallık içinde, o güne kadar horlanagelmiş olan kutbu, eril olana karşı dişil, kadınsı olanı, aklın, ruhun soyutlayıcı gücüne, ileri doğru atılımına karşı, maddenin insanı doğal işlevlerine, demek ki kirliliğe ve son kertede ölümlülüğe doğru geri çeken muhafazkârlığını, ataletini bilinçli olarak ön plana çıkarmayı tercih ettiği, bu yüzden de, kendisi yurdunda modernista akımın sözcülerinden biri olarak görülüyor olsa da, akılcılığın donmuş kalıplarını ileriye doğru aşmayı hedefleyen esas modernist atılımın değil, modernlik bir karşısındaki gericiliğin bir ifadesi olarak görülmesi gerektiği söylenebilir.

Ama şu nokta önemli: Gaudi’yi sevmezliğim onu böyle okumuş olmamdan kaynaklanmıyordu– bu okuma (ya da kavramsal öykü) düşünülmemiş/düşünce-öncesi tepkilerimi meşrulaştırmak için başvurulabilecek bir sürü kavramsal öykülerden yalnızca biri... Bu tepkileri açıklayacak, daha psikoloji tınılı ve kendisini modernist projeyle özdeşleştirmeye çalışan bir sürü genç erkek tarafından paylaşılabilecek ve belki onları da açıklamaya katkıda bulunabilecek başka, daha psikanalitik öyküler de bulmak/kurmak mümkün.

Ama Gaudi’nin Barcelona’daki izlerini görmek, La Pedrera’yı gezmek bende yeni hikâyeler arama ihtiyacı kışkırtmadı. Sagrada Familia’yı daha görmemiştim.[1]


[1] Gaudi’nin çeşitli işlerinin suretlerinden yapılma kolajı http://akikouyou.free.fr/gaudi/gaudi.jpg adresinden aldım. Gaudi’nin kertenkelesine Barcelona’nın her yerinde, kahve fincalarında, altlıklarında, tablalarda rastlamak mümkün; ancak Net’te daha güzel bir resmini bulamadım. Gaudi hakkında şu adreste son derece kapsamlı bir site var- bunları yazarken henüz daha gözden geçirmemiştim. http://www.gaudiallgaudi.com/index.htm La Pedrera için bkz. http://www.gaudiallgaudi.com/AA009.htm

1 yorum:

2 Ocak 2007 Salı

2 Ocak: Kansas Havaalanı

Tabii, havaalanları hakkında söylediklerim, başka herhangi bir yer gibi, bir havaalanının da bir insanın hayatında estetiğe benzer bir değer kazanamayacağı anlamına gelmiyor.

Kendi hayatımdan aklıma gelen örnek, Kansas City havaalanı. Ama o da, bir havaalanının (hatta genel olarak, bir konaklama yerinin) ancak ontolojik bir boyutu da olan bir geçişe sahnelik ettiği takdirde, kişinin kendisi için estetiğe benzer bir önem kazanabileceğini kanıtlıyor gibi duruyor.

21 yaşında ilk kez ana ocağını terk ediyordum­­ – o zamana kadar hep karşıma bir tanıdıklık imzasıyla (güveni ve kasvetiyle) çıkan her şey geride kalmıştı. Cebimde 1000 dolar vardı ve ayda 220 dolarlık yarım bursumun bağlanıp bağlanmayacağından da henüz emin değildim.

Ama havaalanına vardığımda hissettiğim, korku, kendime güven ya da heyecan değildi. Londra’daki grevden ötürü New York’un Kennedy’i havaalanındaki bağlantılarımızı kaçırmıştık (uçakta tanıdığım biri Türk, biri Fin iki kızla beraber– onların kaçırdığı bağlantılar nereyeydi, hatırlamıyorum, benimki Kansas City’yeydi). Bir labirenti andıran koridorlar boyunca Chicago uçağını ararken Türk kızı durmadan ağlıyordu; Fin kız hiç konuşmadan bizi izliyordu– Türkçe ya da İngilizce konuşup konuşmadığını öğrenemeyecektim; Finlandıya’dan olduğunu söyledikten sonra bir daha konuşmamıştı. Elinde bir keman kutusu taşıyordu.

Kansas havaalanına indiğimde 20 küsur saattir uyumamıştım. Sanırım hafızada billurlaşan resimde, o resmin benim için estetik bir değer kazanmasında yorgunluğun da bir payı var. Artık varmıştım, yapacak bir şeyim kalmamış, kalmış olsa bile yapmaya takatim kalmamıştı.

Kahverengi tonlu camlardan içeri boca olan sonbahar ışığı, alanın tenhalığı, sessizliği, ferahlığı, hepsi birlikte beni buyur eden, daha şimdiden yatıştırmaya hazır bir kucak gibiydiler.

Kansas, daha sonraki iki yıl boyunca, havaalanında o öğledensonranın erken saatlerinin vaad ettiği her şeyi (heyecanı da güveni de, zafer duygusunu da yatışmayı da) bana verdi.

Ama, vermemiş olsaydı da, o sahne, hafızada billurlaşmış o resim, benim için taşıdığı estetik değeri yine de taşırdı gibi geliyor bana­­– belki daha seyrek çağırır, anardım o resmi, eşlik eden duygu daha buruk, daha kekre olabilirdi. Resmi, hafızada ona daha sonradan yapışmış çağrışımlardan, yeni anlamlardan elimden geldiğince arındırmaya çalışıyorum. Zaten bunlar, hafızadaki resmin kendisinin estetik değeriyle değil, taşıdığı anlamla, hatırlamaya eşlik eden duyguyla ilgili...

Nedir o halde bu “estetik değer” dediğim şey, diye sorulacak şimdi... “Estetik değer” tek bir kişi için varolabilen türden bir şey olabilir mi?

Tatilde cevaplanmaya kalkışılmayacak kadar iri sorular...

1 yorum:

30 Aralık 2006 Cumartesi

Tabii, her gün bir önceki gün yazmaya başladıklarımın izini süremeyeceğim. Evvelsi akşamdan beri Barcelona’dayız.
Algıların alışkanlıkların boyunduruğundan kurtulması (ya da onların sağladığı güvenlik, tanıdıklık şemsiyesinden yoksun kalması), duyumların hassaslaşması süreci daha İstanbul’da başlamıştı. Üstelik düşünce de, izlenimlerdeki bu keskinleşme, berraklaşma karşısında, felç olmak bir yana tutuklaşmıyor bile, daha bir akışkanlık kazanıyor. Endişenin düşünceye kelepçe vurmadığı, aksine kışkırttığı, beslediği seyrek anlardan biri. Bu konuya bir ara geri dönmeliyim.

0 yorum:

Havaalanları

Barcelona’ya indiğimizde kendimi “Yok; olmuyor. Modernizm havaalanlarında kendine özgü bir estetik kuramıyor” der buldum. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılırsın, ne kadar tasarlanır, ne kadar para dökülürse dökülsün havaalanlarında 19. yüzyılın tren garlarının hüzünlü anıtsallığına denk bir estetik yaratılamıyor. (John Berger’ın tren garları üzerine neredeyse mükemmel bir yazısı vardı. Burada Net’te bulabilir miyim, diye arandım. Onun yerine Berger’in 2005 Nisan’ında birileriyle birlikte garlar üzerine düzenlediği bir “olay”la ilgili bir haber, yine “olay”la ilgili Monet’nin bilmediğim bir iki resmini ve yapılmış bir yorum buldum ["Do the locomotive"]. Belki daha sonraya...)

Besbelli, modernizm, anıtsallık yaratma ya da hüznü ifade etme yeteneğinden yoksun olduğu için değil havaalanlarının estetikten yoksun olması. Sevelim sevmeyelim, modernlik, Manhattan’ın şehir siluetinde, Maslak’taki iş merkezlerinde, filmlerden tanıdığım Hong Kong’da kendi anıtsallığını ve evet hatta lirizmini yaratıyor.

(Bundan bir ay kadar önceydi; İş Sanat’ta bir konsere, sanırım Cihat Aşkın’la Fazıl Say’ın konserlerine gitmiştim. Arada sigara içmeye çıktım. Dolunay vardı. Boğaz’da mehtabı, yakamozları anlatan, onların şiirini kuran dil, brut betondan yansıyan ayışığının şiirini kuramıyorsa, sorun mimarideki estetik yoksunluğunda değil, şiirsel duyarlığın güdükleşmiş olmasında olsa gerek, diye düşünmüştüm.)

Neden? Neden, Maslak’ta iş merkezlerinde, belki otellerde, kamuda, ortalığa açık mekânlarda bir estetik kurabilen modernlik, havaalanlarında kuramıyor. O zaman ilk aklıma gelen cevap (şimdi de daha iyi gelmiyor), havaalanlarının durakları oldukları yolculukların, 19. yüzyılın kırdan kente büyük göçü gibi bir yolculuğu temsil etmedikleri, birer geçiş ayinine sahne olmadıkları, iri kelimelerle söyleyecek olursak, ontolojik olarak farklı iki âlem arasında bir sınır teşkil etmedikleriydi...

Garlar terk edilen dünyayı telafi edecek bir görkemi barındırmak, yolculuğa eşlik eden fedakârlığın, feragatin büyüklüğünü kaydetmek zorundaydılar. Oysa şehirler arasındaki fark böyle bir ontolojik farka denk düşüyormuş gibi görünmüyor.

Kuşkusuz bütün şehirler arasındaki farklar, örneğin metropollerle şehirler arasındaki farklılıklarla şehirlerin birbirleri arasındaki farklılıklar aynı değil; İstanbul’u Bursa’dan ayıran mesafe ile Bursa’yı Balıkesir’den ayıran mesafe aynı türden mesafeler değil. Yine de hepsine “şehirlerarası” yolculuklar, bizi İstanbul’dan Bursa’ya, Bursa’dan Balıkesir’e, hatta köyden şehire bile taşıyan otobüslere “şehirlerarası” otobüsler diyoruz. Sanki trenlerle uçaklar arasındaki bir noktayı temsil ediyor otobüsler. Bir yandan “otogar” diyoruz, diğer yandan “terminaller”den bilet alıyoruz ama otobüsler “peronlar”dan kalkıyor. Yine de daha çok havaalanları ile karşılaştırılabilir gibi duruyorlar. Ya da onları havaalanlarından ayıran fark salt iktisadî (sınıfsal?) terimlerle anlatılabilirmiş gibi geliyor.

Fazla mı uzattım lâfı? Son birkaç söz: Yıllar önce Oruç Aruoba, Defter yayın kurulunda ilk ciddi tartışmalardan birine yol açan yazısında, modern insan için “havaalanlarında rahat eden insan” demişti. O zaman ona hak verir gibi olmuştum; şimdi o kadar emin değilim. “Modern insan”ın kim olduğu meselesi bir yana, havaalanları orada bulunanlardan rahat etmelerini talep eden ya da onlara rahatlık vaad eden mekânlar gibi durmuyorlar, belki kolaylık...

İskender Savaşır

1 yorum: